Tanzimat Dönemi Ekonomisi

 Osmanlı Devletinin Dışa Açılması ve Tanzimat Dönemi Ekonomisi:


2. Mahmut çok büyük reformlar yapmıştır, birçok askeri bürokratik feodal yeniliğe rağmen halkın refahında bir düzelme olmamış tam tersine gün geçtikçe refah daha da azalmaya başlamıştı, şimdi burada da Mustafa Reşit paşadan bahsetmek gerekir, Mustafa Reşit Paşa fakir bir ailede büyüyen ve 0’dan yükselen bir Osmanlı Bürokratıdır, çeşitli memuriyet görevlerinin, ardından Paris’e Büyükelçi olarak atanmış ondan sonra da Londra’da Büyükelçilik yapmış osmanlı bürokrasisinin yükselen bir yıldızıydı, bu batıdaki görev süresi içerisinde Batı’dan etkilenmiş (kimi tarihçilere göre) ve Osmanlı Batılıcı bir bürokrat grubunun(İlber Ortaylı’nın deyimiyle Bâb-ı Ali Diktatörleri) ve Tanzimat Paşalarının  başını çeken isimlerin önünde gelmekteydi, Mustafa Reşit Paşa özellikle Londra’da katıldığı kokteylerde Batılı diplomat bürokaratlarla sohbet etme imkanı buluyor ve onların öğütlerini dinliyordu, bu öğütler ise kendi Reform fikirlerini şekillendiriyordu. Örneğin, İngiliz Dışişleri bakanı Palmerston’la başbaşa yediği akşam yemeklerindeki konuşmalarını bizzat mektupla 2. Mahmut’a aktarmıştır, bu mektuplarda Palmerston’un başlıca öğütleri; Ticarette tekelin, vergide iltizamın kaldırılması, karantina usulünün kabülü. Tekel sisteminin kaldırılmasıyla amaçlanan, Osmanlı ekonomisinin Liberalleşip dışa açılmasıydı, kapitülasyonların sağlamlaşmaştırılması. Fakat garip olan olay Palmerston bunları derken İngiltere bile tam anlamıyla Liberal bir ekonomi değil, Korumacı ekonomi politikaları çok daha net bir biçimde daha ağır basmaktaydı(Mahfi Eğilmez 1870’lere Altın Standartının hakimiyetine kadar Korumacı/Merkantalist Politikaların hakim olduğunu ifade eder) , 

[2022’den eklemem; İngiltere’nin sanayisini nasıl geliştirdiği hakkında şu makaleye bkz; O’BRIEN, PATRICK. “The Nature and Historical Evolution of an Exceptional Fiscal State and Its Possible Significance for the Precocious Commercialization and Industrialization of the British Economy from Cromwell to Nelson.” The Economic History Review 64, no. 2 (2011): 408–46. http://www.jstor.org/stable/41262430.]


o dönem İngiltere başta olmak üzere hemen her ülke yerli sanayilerini geliştirmek için himaye sistemi uygulamaktaydı, İngiltere ne zaman ki (1815 sonrası) yakın doğuda deniz aşırı pazarlar bulabilmek için yöneldi, işte o zaman Osmanlı hükümetinden serbest mübadele engellerinin kaldırılmasını istemeye başlamıştı, bu serbest mübadele engellerinin kaldırılmasının akabinde gelen sistem ise 2 bağımsız ülke arasında ticaret ile pek bir alakası yoktu, zira Osmanlı bu dış ticarete bir bağımsız ülke olarak değil daha çok bir yarı sömürge konumunda dahil olmuştu. Mustafa Reşit 1837’de Harciye Vekili olarak yurda döndüğünde ise Lord Palmerston’un kendisine verdiği tavsiyeleri uygulamıştır. Şimdi burada Tarihçiler arasında bazı fikir ayrılıkları vardır, Bülent Tanör ve Niyazi Berkes  bu öğütleri Mustafa Reşit Paşa ve Osmanlı ilerigelenlerinin benimsediğini ifade ederken İlber Ortaylı da buna karşı çıkar, ve İlber Ortaylı bunun gönüllülükten ziyade zorunluluktan ileri geldiğini ifade eder. Öyle ya da böyle Osmanlı Devleti ilerigelenleri özellikle 2. Mahmut ve Mustafa Reşit Paşa olmak üzere İngilizlerin taleplerini kabul ettiler ve 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile Ticaret Antlaşması imzalandı, bundan sonra da başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa devletiyle benzer antlaşmalar yapıldı, bu antlaşmalarda tanınan imtiyazlarsa; Osmanlı Toprağında her türlü alışveriş, Kapitülasyonların kalıcı olması, Alım-satım hakkı, Gümrük vergilerinin kaldırılması, Tekel usulünün kaldırılması, dışarıdan her türlü mal getirelbilme ve bunları serbetçe satabilme, Boğazlardan izinsiz ve ücretsiz geçebilme hakkı. İngiliz Dışişler Bakanı Palmerston ise bunu “bir şaheser” olarak nitelendirir.(Encyclopadia Britannica, 1970, vol 7., p.9) Aynı şekilde 


Aslında burada Tanzimat’ın dualist yapısına tanık olmaktayız. Tanzimatçılar, demokrat, adem-i merkeziyetçi bir dünya görüşüne sahip değillerdi[İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun 100 Yılı kitabında İlber Hoca,  Tanzimat Paşalarını “Prens Von Metternich tarzı Aydınlanmacı Mutlakiyetçiği benimsemiş Bâb-ı-Ali diktatörleri olarak tanımlar, bilinenin aksine 2. Abdülhamit dönemi olan baskıcı sansür uygulamasının tohumları da bu dönemde atılmış; Matbuat Sansür Yasaları bu dönemde yasalaşmıştır , S.104, S. 129, S. 139, S. 141, S. 143, S. 178, S. 179, S. 182, S. 183, S. 184(Bu sayfada İlber Hoca Tanzimatçıların Demokratik gelişmelerden ürktüğünü, rol model olarak aldığı ülkenin Merkeziyetçi Prens von Metternich Avusturyası olduğunu ve amaçlarının model merkeziyetçi bir bürokrasi yaratmak olduklarını ifade eder), S. 191, S. 226(Tanzimatta yoğun sansür uygulamalarını bu sayfada İlber Hoca aktarır)S. 276 S. 292, S. 301, Niyazi Berkes bunu sosyal açıdan ve Prof. Bülent Tanör ise Hukuksal açıdan bunu çok iyi anlatır] Tanzimatçıların hedefi merkeziyetçi bir yapı kurmak ve merkezi devletin gücünü arttırmaktı, fakat karşılarındaki düalizmi Şevket Pamuk şöyle anlatır: “Böyle Merkezi devletin gücünü arttırmak amacıyla başlatılan reform girişimleri(Tanzimat) çelişkili sonuçlara yol açacak, bir yandan Merkezi devlet siyasi olarak güçlendirirken, öte yandan ekonomi üzerindeki denetimini yabancı ülkelere bırakacaktır.” [Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, S. 200]


Bülent Tanör ise bu antlaşmaları şöyle analiz eder; “Bu antlaşmaları Osmanlıyı Tekel gelirlerinden kurtardı ama Osmanlı Devletini de Ticari ve mâli yönden yıkıma uğrattı, ülkenin yerli endüstrisinin belini doğrultamaz hale getirdi. Dış Borçlanma ve Duyun Umumiye İdaresi işte bu sözde “Liberal” çığırın sonucudur.”(Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri, S. 80) Aynı şekilde bu antlaşmaların sonucu Prof. Dr. Şevket Pamuk Osmanlı İmâlatının tam anlamıyla iflas ettiğini söylemenin yanıltıcı ve kısmen yanlış olacağını ifade eder, fakat uzun vaadede Osmanlının ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırdığını belirtir.[Şevket Pamuk, A.G.E, S.100,101] Aynı şekile Şevket Pamuk devamında bu antlaşmanın Osmanlının tam anlamıyla Sanayi Kapitalizmine geçmesinin engellediğini, yerli bir burjuva doğuşunun önüne geçtiğini ifade eder. Yani şöyle söyleyebiliriz ki aslında bu antlaşma Osmanlı’daki yerel ölçekte Kapitalizmin, Sanayinin gelişiminde bir engel oluşturmuştur. Yine İlber Ortaylı 19. Yüzyıl Osmanlısında bu gibi sebeplerden dolayı elle tutulur bir sanayinin olmadığını, kapitalist gelişmenin sağlanamadığını ve bu yüzden Türkiye’ye özgün bir teknoloji bırakmadığını ifade eder.[İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, S. 242, S. 232’de de bunu ifade eder]. Ayrıyeten bu dönem Osmanlı Vatandaşları hem iç hem dış ticaret vergilerini ödemekle yükümlüyken ve bu bağlamda yüzde 12-50 arası vergi öderken, yabancı tüccarlar bundan muaftı, ve istedikleri gibi vergisiz ticaret yapıyorlardı.[İlber Ortaylı, A.G.E S. 242-243] .  Bu dönemde aynı şekilde Osmanlı bütçesinde kronik bütçe sorunları tezahür etmiş ve devlet büyük ölçüde bütçe açığı vermeye başlamıştı, işte bu yüzden Osmanlı Hükümeti çareyi borç almakta buldu. Fakat aldığı borçların faizi aşırı fazlaydı.


Yüksek faizde borçlanma sonucunda Osmanlı öyle bir yere gelmiştir ki artık faizlerini bile ödeyemeyecek konumadadır. 1875 yılına gelindiğinde Osmanlı Devletinin toplam borçları 200 Milyon Sterlin civarındaydı, Faiz ödemeleri ise yıllık 11 Milyon Sterlin’e denk geliyordu. Buna karşılık Osmanlı Maliyesinin tüm gelirleri ise yaklaşık 18 Milyon Sterlin’e denk geliyordu. İşte Muharrem Kararnamesi ile Osmanlının iflasını ve borçlarının faizini bile ödeyemeyecek konuma düştüğünü itraf etmesi, ardından başımıza musallat olan Duyun-u Umumiye bu devrin sonucudur. Özellikle 1960 sonrası Akademide Tanzimatçılar bunun için çok eleştirilmişlerdir, halbuki aslında Tanzimatçıların kendileri de böyle imtiyazları güle oynaya vermemişler veya bize veya İlber Hoca’ya göre İngiltere’ye boyun eğmeye de hemen razı olmamışlardır. Aslında burada işleri karıştıran şey dönemin İngiliz Büyükelçisi Lord Straford-Red Cliffe’nin Hatıratıdır. Lord Straford anılarında tüm Tanzimatçıların, direktifleri bizzat kendisinden aldığını(hem ekonomik hem sosyal reformlar için) ve Tanzimat’ın aslında İngiltere’nin ve kendisinin eseri olduğunu diyecek kadar ileri gitmiştir. İlber Ortaylı ise Tanzimat Konusunda İngiliz Elçisinin hatıratlarının akademide her şeyin kanıtı olarak sayılmasını sert şekilde eleştirir ve bir egolu elçinin hatıratına tenkitçi bakmanın zâruri olduğunu ifade eder.[İlber Ortaylı, A.G.E, S. 113] Cidden Tanzimat Paşaları Kapitülasyonlar konusunda memnun değillerdi,

Tanzimat’ın  en büyük 3 Paşasından ve Babalarından birisi olan Sadrazam Büyük Diplomat Ali Paşa kapitülasyonlar hakkında hayatının sonuna doğru şöyle konuşur:


Sadrazam Ali Paşa:

“Kapitülasyonlar Devlet-i Âliye’nin iç işlerini idare olunmaz bir dereceye getirmiş ve bayağı bir devlet içinden onbeş yirmi devlet hâlini çıkartmıştır.” 


[Ali Fuat Türgeldi, Mesail-i Mühimme-i Siyasiye, Sf. 387]


Tanzimat döneminin ekonomik reformları bir yandan da Klasik Osmanlı döneminde hiç olmayan Özel Mülkiyet Sistemini Osmanlı’ya getirmiştir.(1858 Arazi Kanunu)  Bu dönemden önce Osmanlı’da Arazi Mülkiyeti yok denecek kadar az ve gelişmemiş, kollektif mülkiyet anlayışı hakimdi. Fakat 132 Maddelik Haziran 1858’de çıkan Arazi Kanunnamesi özel mülkiyetçi ve ferdiyetçi bir toprak rejimini esas almıştır.[İlber Ortaylı, S. 247] Özetle Tanzimat bir açıdan da Osmanlı’da Özel Mülkiyetin gelişmesine vesile olmuştur. Bizce bu Osmanlı’nın dışa açılması ve Tanzimatın Ekonomik reformları iyi ve kötü tarafları vardır. Tarihe bakınca maalesef bu devrin Duyun-u Umumiye Rejimi ile bittiğini gözlemleyince Tanzimat Uzun vaadede Türkiye Ekonomisi için zararlı sonuçlanmıştır. Bu Kapitülasyonların kötü sonuçlarını ve pişmanlıklarını da yukarıda gördüğümüz gibi bazı Tanzimat Paşaları ifade etmişlerdir. Bu imtiyazların bir diğer kötü sonucu da yabancı tekeller olmuştur: “1923’de İstanbul’daki ithalat-ihracat faaliyetlerinin yüzde 4’ü ile komisyonculuğun yalnızca yüzde 3’ü Türklerin elindeydi. Liman işlerinin tamamı azınlıkların kontrolünde bulunuyordu. Esham ve Kambiyo Borsa’sında faaliyet gösteren borsa kurumlarının yüzde 95’i azınlıklara aitti. İç piyasaya yönelik faaliyet gösteren toptancıların yalnızca yüzde 15’i, yarı toprancıların ve perakenfelrrin ise yalnızca yüzde 25’i Türk’tü. Yine tüm Belediye ve kent hizmetleri ile tütün tekeli gibi imtiyazlı işler yabancı şirketler tarafından gerçekleştiriliyordu.”[Emre Alkin/Yalın Alpay, Olaylarla Türkiye Ekonomisi, S. 21] Bir de bu veriler 1923 dönemine ait olduğunu hatırlatmakta fayda vardır, zira ülke bir de 1913’den beri dışa kapalıydı. Aynı şekilde İttihatçılar ise yine yabancı sermayeyi türkleştirmek için büyük çaplı müdahalelerde bulunmuşlardır. Şimdi bu şartlara rağmen 1923’de böyle ise 1913 öncesi durumun daha da kötü olduğu bizce çok açık bir gerçektir. 



Şunu da eklemek isterim ki; Mâli Kapitülasyonlar elbette çok kötüydü ve Osmanlı Ekonomisini kelimenin tam anlamıyla bitirdi, fakat asıl kötü olan adli kapitülasyonlardı. AliPaşa da bunu ifade eder, kendi deyimiyle “1 devlet içinden 15-20 devlet çıkardı!” Der. Adli Kapitülasyonlar Osmanlı Hukuki egemenliğinin ölümünü simgeleyen hadiselerdir, zira bu sayede herhangi bir gayri müslim istediği gibi Konsolosluklarında kendi özel mahkemelerinde yargılanabilecektir, hatta bu yüzden 2. Abdülhamit’e Bombalı Suikast düzenleyen kişilere Osmanlı dokunamaz...


Tanzimat’ın babaları böyle düşünürken ve kapitülasyonların savunulacak yanı olmadığını dile getirirken şuan bazı çevrelerin ısrarla bunlar iyiydi demesi bence üzücü...


Alp Buğdaycı, Ağustos, 2021

Yorumlar